Öne çıkan

SİNESTEZİ: MELODİYİ TATMAK, RENKLERİ İŞİTMEK

Renkleri duyabilir miyiz? Sesin tadına bakabilir miyiz? Duyduğumuz bir melodi bize tatlı yiyormuşuz hissi verebilir mi? Haftanın bir gününü üç boyutlu algılayabilmek mümkün mü?

Bütün bu sorular kulağa çok garip geliyor olsa da buna benzer sayamayacağımız birçok örneği yaşayan insanlar mevcut. Bu gelişmiş algılama biçimine sinestezi deniyor. Bunu yaşayanlara da sinestet deniyor. Sanılanın aksine sinestezi bir hastalık veya sendrom değildir. Henüz bir yere konulmuş da değil.

SİNESTEZİ NASIL DENEYİMLENİYOR?

Henüz tam olarak çözülememiş olsa da genel olarak farklı serebral korteks tabakaları arasındaki sinirsel iletişimden kaynaklanabileceği düşünülüyor. Sinestetlerde duyularla bir uyaran algılandığında beyinde sadece o uyaranla ilgili kısım aktifleşmiyor. Aynı zamanda başka duyusal süreçler de aktifleşiyor. Bu sayede farklı duyuların birlikte algılanması mümkün oluyor.

Hepimizin beyninde belirli işleri yapmak için özelleşen, duyu sinyallerini algıladığımız alanlar bulunuyor. Buna işitsel korteks ve görsel korteks örnek olarak verilebilir. Görsel korteks, gözden gelen sinyalleri işleyip algılamamızı sağlarken işitsel korteks de aynı işlevi kulaktan gelen sinyaller için gerçekleştirir. Normal şartlarda bu iki farklı alan birbiriyle pek etkileşmez. Birbirinden bağımsız olarak iş görürler. Fakat sinestetlerde bu bölgeler sık sık birbiriyle etkileşir. Örneğin alfabede A harfini gördüğünüzde bir de buna ek olarak havada bir renk görüyorsanız beyinde harf tanımlama bölgesi ile renk tanıma alanı etkileşim gösteriyor olabilir.

Sinestezinin çalışma mekanizmasına ilişkin bir diğer kuram ise beynin geri bildirim mekanizmasında bir aksaklık olabileceğidir. Sinir hücrelerinin ateşlenmesi ve durdurulması belli bir dengeye sahiptir. Eğer nöron fazla sessizse gerekli sinyalleri iletemeyebilir. Aksine nöron fazla hareketliyse yanlış sinyaller gönderebilir. Sonuç olarak bahsettiğimiz denge bozulur ve algı karışıklığına sebep olur.

SİNESTEZİ TÜRLERİ

Harf-renk sinestezinde harfler ve rakamlar, renkler ile ilişkilendirilir. Sinestetler kendi aralarında da farklılık gösterebiliyorlar. Harf-renk sinestetlerinin hepsi aynı rakam ve harfte aynı rengi görmüyorlar. Bazıları 5 rakamında yeşil görürken bazıları turuncu olarak görebiliyor. Silgi sözcüğü birine sarı görünürken diğerine mavi gözükebiliyor. Bunların aksine ortak renk ve şekil görebilenler de yok değil.

Photo by Magda Ehlers on Pexels.com

Renk-ses sinestezisinde belirli melodiler belirli renkler olarak algılanır. Tek bir notayı tek bir renk ile ilişkilendirenler olduğu gibi gökkuşağı gibi rengarenk algılayanlar da bulunuyor.

Harf-tat sinestezisi: Fotoğraflar, kelimeler hatta karşısındaki insanın duygu durumunu tat olarak algılama durumudur. Karşısında hüzünlü birini gördüğünde hiç sevmediği bir yemeğin tadını aldığını vurgulayan sinestetler nadir olsa da var. Farklı şekilde tat ve kokuların da bir rengi olabiliyor.

Ayna-dokunma sinestezisi zaman zaman tehlikeli olabilen bir sinestezi türüdür. Bir başkasına dokunulduğunda o kişinin acısını kendi benliğinde hissetmek şeklinde deneyimlenebiliyor. Bir başkasına dokunulduğunda kendisine de temas edildiğini hissetmek şeklinde de yaşanabilir. Sinestezinin bu çeşidiyle nadiren karşılaşılır.

Harflerin kişisel özellikler ile ilişkilendirilmesi. T harfi korkak karakter ile bağdaştırılırken F harfinin cesur karakter ile bağdaştırılması gibi örnekler sıralanabilir.

Yukarıda belirtildiği üzere sinestezinin çok çeşidi bulunuyor.

SİNESTEZİ KİMLERDE GÖRÜLÜYOR?

Sinestezinin genetik bir kökeni olduğu biliniyor. Araştırmalar sinestezi deneyimleyenlerin yaklaşık %40’ında yakın akrabalarda da bu olgunun görüldüğünü vurgular nitelikte.

SONRADAN SİNESTET OLUNABİLİR Mİ?

Kurslara giderek, birilerinden ders alarak, izleyerek veya hakkında çok okuma yaparak sinestet olmak elbette mümkün değildir. Nadir de olsa sonradan sinestezi kazanılabiliyor. Tahmin edileceği üzere böyle bir olguyu kazanabilmek ancak bir kaza geçirmiş olmak, travma geçirmek ya da bazı kimyasallara maruz kalmak gibi durumlarda gerçekleşebiliyor. Bir süreliğine olabileceği gibi ömürlük de olabiliyor. Yoğunluğu, şiddeti ve süresi değişkenlik göstermektedir.

ÖNERİ: Sinestezinin insanlara neler kazandırdığını ve neler kaybettirdiğini biz sinestet olmayanlar elbette tam olarak anlayamayız. Fakat bir fikrinizin olmasını isterseniz Adam Fawer’ın ”Empati” kitabını okumanızı tavsiye ederim. Sinestezi olgusu, olay örgüsüyle çok güzel harmanlanmış halde okuyucuya sunuluyor.

CANLILARIN ORTAK ÖZELLİKLERİ

Fotoğraf: David Selbert

Canlılığın ortak özellikleri yaşam bilimi olan biyolojinin temel konularından biridir. Tüm canlılarda bulunan bu özelliklerin biyoloji odaklı tanımlanıp kategorize edilmesi her ne kadar doğru kabul edilse de sadece biyolojiye göre belirlenmesi yanlış olacaktır. Birazdan değineceğimiz özellikler biyolojiye ek olarak kimyasal ve fiziksel süreçlerin üçü bir arada göz önünde bulundurularak belirlenmiş özelliklerdir. Bu süreçlerden hangisine odaklanıldığına bağlı olarak farklı kaynaklarda farklı özellik sayısı ile karşılaşılması mümkündür. Tüm canlıların sahip olduğu ortak özellikleri yazının devamında şu alt başlıklar ile inceleyeceğiz:

  1. Hücresel yapı
  2. Beslenme
  3. Hareket
  4. Organizasyon
  5. Uyarılara tepki verme
  6. Büyüme ve gelişme
  7. Metabolizma
  8. ATP (Adenozin trifosfat)
  9. Protein sentezi
  10. Üreme
  11. Homeostasi
  12. Adaptasyon (uyum)
  13. Boşaltım
  14. Dışardan inorganik madde alımı
  15. Nükleik asit, enzimler ve ribozom organeli

1- HÜCRESEL YAPI

Canlıların en küçük yapı birimi hücredir. Tüm canlılar hücre veya hücrelerden meydana gelir. Canlılar içerdikleri hücre sayısına göre tek hücreli veya çok hücreli olarak kategorize edilirken hücre yapısına göre prokaryot ve ökaryot olarak sınıflandırılabilir.

Bir hücreli canlıların tamamı prokaryot değildir. Bir hücrelilerden yalnızca bakteriler ve arkeler prokaryotik özelliktedir. Diğer tek hücreli canlılar yani protista alemindeki tek hücreliler ökaryot hücre yapısına sahiptir. Ökaryotik hücre yapısındaki tek hücreli canlılara örnek olarak paramesyum (terliksi hayvan), öglena ve bazı algler verilebilir. Çok hücreli canlıların tamamı ökaryot canlılardır. Çoğu bitki, hayvan ve şapkalı mantarlar bu özelliktedir.

Dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Prokaryotların tamamı tek hücrelidir fakat tek hücrelilerin tamamı prokaryot değildir. Örneğin Protista alemindeki tek hücreli canlılar ökaryotik yapıdadır.

Prokaryotik ve ökaryotik hücrelerde de bazı ortak noktalar bulunur. Hücre zarı, bunun içini dolduran sitoplazma , ribozom organeli, protein sentezi ve nükleik asit bulundurma her ikisinde de görülen özelliklerdir.

2- BESLENME

Tüm canlılar besine ihtiyaç duyar. Kimisi besini kendi üretir kimisi dışarıdan alır. Canlıların besine ihtiyaç duymalarının sebebi metabolik faaliyetleri için gerekli olan ATP (Adenozin trifosfat) enerjisine gereksinim duymalarıdır. ATP üretebilmek için yağ, karbonhidrat ve protein alabilmeleri yani beslenmeleri gerekir.

Canlılar beslenme biçimlerine göre ototrof ve heterotrof olmak üzere ikiye ayrılır. Ototrof canlılar da kendi içlerinde fotoototrof ve kemoototrof olarak iki gruba ayrılır. Fotoototrof canlılar ışık enerjisini kullanarak inorganik maddeleri organik maddelere çevirir. Siyanobakteri, öglena, alg ve yeşil bitkiler bu gruba dahildir. Kemoototrof canlılar ise kimyasal enerji kullanarak yine inorganik maddeleri organik maddelere çevirir. Bu gruba bazı arke ve bakteriler dahildir. Sadece prokaryotik canlılar kemosentez yapabilir, onun dışında hiçbir canlı grubu kemosentez yapamaz.

Özetle inorganik maddeleri organik maddeye çevirebilenlere ototrof, çeviremeyip hazır olarak tüketenlere heterotrof denir.

NOT: Öglena ve böcekçil bitki hem ototrof hem heterotrof olarak beslenebilir.

Heterotrof canlılar saprofit ya da holozoik olarak beslenirler. Besinlerin katı parçacıklar halinde alınıp sindirim emiliminin sağlanması yöntemine holozoik beslenme denir. Saprofit canlılar ise gıdalarını cansız maddelerden elde eden, genelde ölmüş ya da çürümekte olan hayvan ve bitkilerin içerdiği organik bileşikleri kullanan çürükçül organizmalardır.

Ototrof ve heterotroflar hakkında unutulmaması gereken bir nokta var. Her ikisi de kendine özgü molekülleri (protein) sentezleyebiliyor fakat inorganik maddeyi organik maddeye çevirebilen sadece ototrof canlılardır.

3- HAREKET

Tüm canlılar hareket eder. Bazıları aktif bazıları pasif hareket ederler. Hayvanlarda gerçekleşen yer ve yön değiştirme şeklindeki hareketlere aktif hareket denir. Su arayan bir hayvanın su kaynağına doğru ilerlemesi ve kuşların kanatlarını çırparak yer değiştirmesi buna örnektir. Bitkilerde tropizma ve nasti şeklinde gerçekleşen hareketlere pasif hareket denir. Alglerin içinde bulundukları suyun hareketine bağlı olarak yer değiştirmesi ve böcekçil bitkilerin turgor basıncı değişimiyle nasti hareketi yaparak yapraklarını kapatması pasif harekettir.

Uyarılar karşısında bitkilerde görülen hareket, uyaranın yönüne bağlı olursa tropizma (ÖR: ayçiçeklerinin yönünü güneşe çevirmesi), uyaranın yönüne bağlı olmazsa nasti (ÖR: küstüm otunun dokunulduğunda yapraklarını kapatması) adını alır. İkisi de pasif harekettir.

Fotoğraf: Patricia Luquet

4- ORGANİZASYON

İster bir hücreli ister çok hücreli olsun canlılarda organizasyon ortak bir özelliktir. Organizasyon canlılarda çeşitli vücut alanlarının belli kurallar dahilinde özelleşerek oluşturdukları düzendir. Bir hücreli canlılarda organizasyon, atomların moleküllere, moleküllerin organellere dönüşmesi şeklinde gerçekleşir. Hücre kısımları kendi aralarında iş bölümü yaparlar. Hücre zarının, sitoplazmanın ve organellerin farklı görevleri bulunur. Çok hücreli canlılarda ise hücrelerin dokuları, dokuların organları, organların sistemleri ve sistemlerin organizmayı oluşturması şeklindedir. İnsan vücudundan örnek verecek olursak sinir hücreleri bir araya gelerek sinir dokuyu oluşturur. Sinir doku bir araya gelerek beyin ve omurilik gibi organları oluşturur. Bu organlar sinir sistemini oluşturur. Sinir sistemi, dolaşım sistemi, iskelet sistemi, kas sistemi, hormonal sistem ve boşaltım sistemi gibi çeşitli sistemler bir araya gelerek organizmayı oluşturur. Bunların her birinin arasında iş bölümü bulunur. Her organ her sistem ve her hücre ayrı ayrı organizasyon içindedir.

5- UYARILARA TEPKİ VERME

Tüm canlılar iç ve dış ortamdan gelen fiziksel, kimyasal vb. uyarılara farklı tepkiler gösterir. Uyarılara verilen tepkilere örnek olarak göz bebeklerinin karanlıkta büyümesi, ayçiçeğinin güneş ışığına yönelmesi, bal arılarının besini haber vermek için yaptıkları dans ve lalelerin sadece uygun sıcaklıkta çiçek açması verilebilir. Canlılar algıladıkları uyarılara ne kadar doğru tepkiler verirse hayatta kalma ihtimalleri o oranda artar.

6- BÜYÜME VE GELİŞME

Bir hücreli canlılarda büyüme, sitoplazma hacminin artması şeklinde gerçekleşirken çok hücreli canlılarda hücre sayısı ve kütlesinin artması şeklinde meydana gelir. Canlı organizmanın sahip olduğu yapıların zaman içerisinde değişerek fonksiyonel açıdan olgunluğa erişmesine gelişme denir. Zigot oluşumu ile başlayıp yetişkin bir bireyin meydana gelişine kadar gerçekleşen olayların tamamı olarak da düşünülebilir. En basit yapılı canlıdan en karmaşık yapılı olana kadar canlıların tümü büyür. Büyüme ve gelişme süreçleri hücre bölünmeleri ile düzenlenir.

7- METABOLİZMA

Hücrede gerçekleşen yapım ve yıkım olaylarının tamamına metabolizma denir. Canlıların tam bir dinlenme halinde yaşamını devam ettirebilmesi için minimum düzeyde enerji gerektiren metabolizmasına ise bazal metabolizma denir. Tam dinlenme halinden kastedilen uyku hali değildir.

Metabolizma hızı her canlıda aynı değildir. Yaş ve cinsiyet bu hızı etkileyen önemli faktörlerdir. Küçük çocukların metabolizması yetişkinlere kıyasla daha hızlıdır. Kadınların metabolizma hızı erkeklerinkinden daha yavaştır. Yapılan işe göre de değişiklik gösterebilir. Bir sporcunun metabolizması masa başında çalışan birine göre daha hızlıdır.

Metabolizmanın yapım ve yıkım olayları karşımıza farklı isimlerle çıkar. Yapım olayları anabolizma olarak adlandırılır. Özümleme veya asimilasyon olarak da bilinir. Fotosentez, nükleik asit oluşturulması, protein ve nişasta oluşturulması gibi sentez olayları örnek olarak verilebilir. Yıkım olaylarına katabolizma denir, hidroliz ya da yadımlama olarak da kullanılır. Nişasta hidrolizi, fermantasyon ve oksijenli solunum katabolizma olaylarıdır. Yapım ve yıkım olayları bazı dönemlerde fazla bazı dönemlerde daha az gerçekleşir.

Büyüme (gençlik) döneminde anabolizma katabolizmadan fazladır.

Erişkinlik döneminde anabolizma olayları, katabolizma olaylarına yaklaşık olarak eşittir.

Yaşlılık döneminde ise katabolizma olayları daha fazla, anabolizma olayları daha az gerçekleşir.

8- ATP (Adenozin trifosfat)

Canlıların tamamı, metabolik faaliyetlerini gerçekleştirmek için gerekli olan enerjiyi ATP molekülünden karşılar. Canlıların ATP oluşturma mekanizmaları birbirinden farklıdır. Bir kısmı oksijenli ya da oksijensiz solunum bir kısmı da fermantasyon yolu ile ATP üretirler.

Fermantasyonun en bilinen çeşitleri etil alkol fermantasyonu ile laktik asit fermantasyonudur. Glikozun, 2 ATP harcanıp 4 ATP elde edilene kadar (net kazanç: 2 ATP) etil alkole kadar parçalanmasına etil alkol fermantasyonu denir. Olay sonunda karbondioksit ortaya çıkar. Bira mayası gibi canlılar bu fermantasyon tipini kullanır. Glikozun, net 2 ATP kazancı elde edilirken laktik asite kadar parçalalanmasına laktik asit fermantasyonu denir. Bu fermantasyon tipi yoğurt bakterilerinde ve insanların çizgili kaslarında görülür. Glikozun oksijen ile birlikte, karbondioksit ve suya kadar parçalanırken ara basamaklarda yaklaşık 32 ATP oluşturulan solunum tipine de oksijenli solunum adı veriliyor.

Pasif taşıma ve hidroliz dışında biyokimyasal olaylarda ATP kullanılır. Bu yüzden tüm canlılar ATP üretip tüketmek zorundadır. Bu arkeler ve bakteriler için geçerli olduğu gibi hayvanlar ve bitkiler için de geçerlidir. ATP üretimi fosforilasyon, ATP’nin yıkılıp kullanılması defosforilasyon olarak bilinir. Bu iki özellik tüm canlılarda ortaktır.

9- PROTEİN SENTEZİ

Prokaryot ve ökaryot bütün canlılar ribozom organellerinde kendilerine özgü protein moleküllerini sentezlerler. Enzimlerin yapısı proteindir. Enzimler olmadan biyokimyasal faaliyetlerin çoğu gerçekleşemez. Bu nedenle bütün canlılar protein sentezi yapmak zorundadır.

NOT: Bütün canlılar protein sentezi yapar fakat bütün hücreler protein sentezi yapmaz. Sadece ribozomu olan hücreler yapabilir.

10- ÜREME

Canlılar neslini devam ettirmek için ürerler. Neslini devam ettirmek için üremek canlıların ortak özelliklerindendir fakat yaşamak için üremek zorunlu değildir. Üreme her canlıda aynı gerçekleşmez. Eşeyli ve eşeysiz olmak üzere iki tipte olabilir. Bazı bitkiler tohum oluşturarak, kuşlar yumurtlayarak ve memeliler doğurarak eşeyli üremelerini gerçekleştirirler. Bira mayası tomurcuklanarak, bazı bitkiler vejetatif yol ile, planarya rejenerasyon yöntemi ile, amip ve öglena gibi canlılar bölünerek eşeysiz üremelerini yapabiliyorlar. Eşeyli üremede çeşitlilik olmasına rağmen, eşeysiz üremede çeşitlilik yoktur.

11- HOMEOSTASİ

Çevre şartları değişmesine rağmen canlıların iç çevrelerini dengede tutmasına homeostasi (iç denge) adı verilir. İnsanlarda hormonal sistem, boşaltım sistemi ve sinir sistemi iç dengeyi sağlamaya yönelik çalışır. Kanda glikoz, sodyum, potasyum ve suyun belli bir seviyede tutulması homeostasiye örnektir. Bunların fazlası iç dengenin korunabilmesi için vücuttan uzaklaştırılır. Sıcak ve soğuk bölgelerde yaşayan insanların kanının her zaman aynı sıcaklıkta kalması da homeostasi ile alakalıdır. Paramesyum gibi suda yaşayan bir hücreli canlılar kontraktil kofulları ile içeriye giren fazla suyu sürekli dışarı atarak iç dengeyi sağlarlar.

12- ADAPTASYON (UYUM)

Canlıların tamamı yaşadıkları ortama adapte olarak hayatta kalma ihtimalini artırır. Sıcaklığın çok yüksek olduğu bölgelerde kaktüsler yapraklarını iğne yapraklı hale getirerek, gövdesine su depolayarak adapte olmuşlardır. Bu özellikleri ancak kalıtsal olarak sahip olanlar kullanabilir. Bu özelliklere sahip olmayan kaktüsler elenmiş ve yok olmuştur. Doğal seleksiyona uğramışlar geriye kalanlar hayatta kalabilmiştir.

NOT: Adaptasyon; bir canlının bulunduğu ortamda yaşama ve üreme şansını artıran özelliklerin tümüdür. Adaptasyon kalıtsaldır.

Develerden örnek verecek olursak hörgüçlerinde yağ depolama özelliği olmayan genetik yapıdaki develer yok olurlar. Hörgüçlerinde yağ depolayabilenler ise hayatta kalarak adapte olurlar.

Fotoğraf: Brett Jordan

13- BOŞALTIM

Canlılar, hücreleri içindeki düzeni korumak yani iç dengeyi sağlayabilmek için metabolik atıkları (amonyak, üre, ürik asit vb.) ve ihtiyaç fazlası maddeleri (su, mineral, vitamin vb.) uzaklaştırmak zorundadır.

Amonyak en zararlı ve en çok su kaybettiren metabolik atıktır. Ürik asit ise aksine en az zararlı olup az su kaybettirir. Su kaybı problemi çok olan canlılar genellikle ürik asit olarak uzaklaştırırken su kaybı problemi yaşamayan canlılar genellikle amonyak olarak uzaklaştırır.

Tek hücreli canlılarda boşaltım hücre zarı ya da özelleşmiş organeller tarafından gerçekleştirilir. Bitkilerde su damlamayla boşaltılır.

14- Canlıların tamamı inorganik maddeleri dışarıdan hazır olarak alırlar.

15- Canlıların tamamında DNA (Deoksiribo nükleik asit) veya RNA (Ribonükleik asit), ribozom organeli ve enzim bulunur.

GELECEĞİN BESİN KAYNAĞI BÖCEKLER OLABİLİR Mİ?

Fotoğraf: Egor Kamelev

İnsanların bir kısmı alıştığı lezzetlerin dışına çıkmayı pek tercih etmezken bir kısmı yeni tatlar denemeyi tercih edebiliyor. Etrafta birilerine tarif verip, birilerinden tarif alan insanları bilirsiniz. Bu yazının konusu olan besine karşı genellikle bu her iki kesimdeki insanların da büyük önyargısı bulunuyor çünkü söz konusu besin kaynağı böcekler. Birçoğunuzun yüzünü buruşturduğunu tahmin edebiliyorum.

En çok hangi böcek türleri öne çıkıyor? Böcekler sürdürülebilir bir besin kaynağı mıdır? Entomofaji nedir? Böcek tüketmek güvenli midir? Avantajları ve dezavantajları nelerdir? Şimdi bu soruları teker teker yanıtlayalım.

ENTOMOLOJİ VE ENTOMOFAJİ NEDİR?

”Insecta” olarak da bilinen böcekler, ”Arthropoda” şubesinde yer alan canlılardır. Bu eklembacaklı canlılar, ”Animalia” yani hayvanlar aleminin yaklaşık %75’ini oluşturur. Bu da demek oluyor ki böcekler, hayvanlar aleminin en kalabalık topluluğudur.

Entomoloji, en basit ifadeyle böcek bilimidir. Böcekleri inceleyen bilim dalına entomoloji, inceleyen uzmanlara ise entomolog adı verilir. Entomofaji kelimesi ise ‘böcek yeme’ anlamına gelmektedir ve bu yazının da konusudur. Azımsanmayacak ölçüde bir insan topluluğu günümüzde Afrika, Latin Amerika ve Asya başta olmak üzere birçok bölgede yüzlerce böcek türünü besin olarak tüketmektedir.

BÖCEKLERİN GIDA OLARAK TÜKETİLMESİ NEDEN BU KADAR GÜNDEMDE?

Hemiptera takımına ait bir böcek ( Fotoğraf: Erik Karits )

Böcek tüketimi her ne kadar gelişmemiş ülkelerde ön plana çıkıyor gibi görünse de yalnızca bu ülkelere has bir beslenme prensibi değildir aslında. Dünya nüfusunun artış hızı göz önünde bulundurulduğunda, yakın gelecekte geniş kabul gören bir besin kaynağı olacağını tahmin etmek zor değil. Hızlı artışına devam ettiği takdirde 2050 yılında dünya nüfusunun 9 milyarı bulacağı öngörülüyor. Beklenen gerçekleşirse et ve et ürünlerine artan talebin karşılanması problemi karşımıza çıkar. Hayvan çiftliklerinin artırımı ve bu alanlarda nispeten daha az yer kaplayan fakat üretim verimliliği açısından umut vadeden böcekler öne çıkacaktır.

TÜKETİM İÇİN EN ÇOK HANGİ BÖCEKLER TERCİH EDİLİYOR?

Coleoptera takımına ait bir böcek ( Fotoğraf: Moritz Spannenkrebs)

Farklı kaynaklarda yüzdelik tüketim oranları ufak farklılıklar barındırmasına rağmen en sık tüketim oranı genel olarak %30 civarında Coleoptera yani kın kanatlılar takımına ait böceklerdedir. Boyları 1 mm ile 15 cm arasında değişebilen bu böcekler bilinen en kalabalık böcek takımıdır. Parlak ve sert ön kanatlarıyla (elytra) etrafta sık sık gördüğümüz böceklerdir. Coleoptera takımından sonra en çok tercih edilen Lepidoptera olarak bilinen pul kanatlılardır. Kelebeklerin dahil olduğu takımdır. Ardından arıların dahil olduğu Hymenoptera (zar kanatlılar) takımı gelir. Dördüncü sırada çekirgelerin yer aldığı Orthoptera (Düz kanatlılar) yer alır. En az tercih edilen takım ise Hemiptera (Yarım kanatlılar)’dır. Böceklerin tüketim oranları bölgeden bölgeye değişiklik gösterse de genel tercih sırası bu şekildedir.

ALTERNATİF BESİN OLARAK ÜRETİLİP TÜKETİLMESİNİN SAĞLADIĞI AVANTAJLAR VAR MIDIR?

Lepidoptera takımına ait bir örnek ( Fotoğraf: Erik Karits )

Beslenme için hayvansal ve tarımsal ürünlerin önemi büyüktür fakat bu ürünlerin üretimi için gereken alan da büyüktür. Tarım alanlarını genişletmeyi ele alırsak orman arazilerinde bulunan ağaçların daha fazla kesilmesi gerekecektir. Bu durumda toprak kalitesi zamanla azalır. Bir yandan erozyon riski oluşurken diğer yandan da tarımsal gıda üretimi sekteye uğrar. Peki bunlara ayrılan zaman böcek üretimine ayırılırsa nasıl bir sonuç elde edilir? Büyük arazilere gerek olmaması ve küçük alanda yüksek verimlilik potansiyeli öne çıkar.

Tarla ürünleri, çiftlik hayvanları ve kanatlı hayvanların tükettiği su miktarı azımsanamayacak düzeydedir. Bir de buna insan kullanımını ve yakın gelecekte olması beklenen su kıtlığını eklersek daha az su tüketerek yetiştirilen besinlere ihtiyacın artması kaçınılmaz. Bu noktada karşımıza yine yenilenebilir böcekler çıkıyor. İnsanlara, hayvanlara ve bitkilere göre çok daha az su tüketiyorlar. Üstelik su içmiyorlar. Su ihtiyaçlarını bünyelerindeki metabolik sudan karşılıyorlar. Bu durum su tasarrufunda önemli bir avantaj olarak kabul edilebilir.

Aynı miktarda yem verildiğinde ‘Acheta domesticus’ olarak bilinen ev cırcır böceklerinin; kümes hayvanları, koyun ve danadan çok daha fazla gıda dönüşümü yaptığı yapılan araştırmalarda ortaya çıktı. Eşit miktarda yem ile diğer canlılara oranla daha verimli olmalarına ek olarak çevreye yaydıkları metan, sera gazı ve amonyak gibi maddeleri yok denecek kadar azdır.

Kuru ağırlıkları ölçüldüğünde böcekler %38-77 oranında protein içermektedir. Çok sayıda böcek türünün 100 gram kuru ağırlıkta, kırmızı et ve morina balığından daha fazla protein içerdiği saptanmıştır. Bu bilgi, gelecek yıllarda tükettiğimiz gıdalar arasına böcekleri dahil etmemiz durumunda protein bakımından herhangi bir besin yetersizliğinin söz konusu olmadığını gösterir.

Böcekler ve diğer eklembacaklıların dış iskeletlerinin oluşturulmasında kitin adı verilen bir karbonhidrat işlev görür. Bu polisakkarit, insanlar tarafından sindirilemeyen bir özelliktedir. Bunun bir diğer örneği de bitki hücre yapısının büyük bir bölümünü oluşturan selüloz polisakkaritidir. İnsan vücudu bu iki kimyasal bileşeni sindiremez ve bu sayede iyi derecede lif kaynağı olarak işlev görürler. Çözünemeyen bu kitin tabakaları sahip oldukları probiyotik etki ile bağırsakta bulunan mikrofloranın gelişmesine katkıda bulunur. Her gün belli bir oranda böcek tüketen bireylerin dışkı örneklerinde, böcek tüketmeyen bireylerinkine oranla probiyotik bakterilerinde yaklaşık 5 kat artış gözlenmiştir.

Lif içeriği ve probiyotik takviyesini bir kenara bırakıp protein sindirilebilirliğini artırmak amaçlanırsa böcekleri kitin tabakalarından arındırıp tüketmek daha iyi bir seçenek olacaktır. Toparlayacak olursak protein miktarındaki zenginlik, hızlı üreme, az masraf ile çok üretim, az yer kaplaması, düşük su tüketimi ve az sera gazı üretimi göz önüne alındığında dünya genelinde gerekli kontrollerin sağlanması şartıyla böcek çiftliklerinin kurulması büyük bir avantaj olarak karşımıza çıkar. Dünya genelinde gıdayı artırma ve açlığı minimuma indirme hedefleri için atılacak işlevsel bir adım olacağı düşünülebilir.

ENTOMOFAJİNİN BARINDIRDIĞI RİSKLER NELERDİR VE NASIL GÜVENİLİR HALE GETİRİLİR?

Hymenoptera takımına ait bir örnek ( Fotoğraf: Skyler Ewing )

Doğal yaşam alanlarından rastgele toplanan yenebilir böcekler ile özel olarak çiftliklerde denetim altında üretilen böcekler elbette aynı risk seviyesinde olmayacaktır. Doğal ortamında yaşayan böcekler devamlı hareket halindedir. Bu durum çok farklı besinlere ulaşmalarına imkan sağlar. Sabit bir besin ile beslenmemeleri, pestisit kullanılmış bitkilerden beslenmiş olma ihtimallerini artırır. Pestisit kullanılan bölgede sadece gezinmeleri bile bir risktir. Özel koşullar altında gerçekleştirilen böcek yetiştiriciliğinde bu tarz tehlikelerden korunma mümkündür.

Böceklerin bünyelerinde zararlı mikroorganizma, parazit canlılar ve ilaç kalıntıları bulundurma ihtimalleri var ve bu tamamen yetiştikleri alan ve yedikleri besinlere bağlıdır. Buna ek olarak doğadan rastgele toplanan çiğ ve taze böceklerde spor (dış yüzeyinde bulunan bir örtü ile çevrenin olumsuz şartlarından korunan, döllenme özelliğinde olmayan bir üreme hücresi) oluşturan bakteriler ve Enterobacteriaceae bulunabiliyor. Birkaç dakika kaynatılarak Enterobacteriaceae yok edilebiliyor fakat diğerlerini yok etmek o kadar kolay değildir.

Böceklerin insan gıdası olarak kullanılabilmesi için dikkat edilmesi gereken başka kurallar da var. Ölen böcekler çok hızlı bozuldukları için mümkünse sağlıklı ve canlı olarak toplanıp vakit kaybedilmeden işlenmelidir. Eğer böcekler kurutulmuş halde saklanacaksa depo içerisinde nemlenmemesine özen gösterilmelidir çünkü nem toksik küflerin gelişimine zemin hazırlar. Hamam böceği ve karasinekler gezindikleri bölgeler sebebiyle çoğunlukla bakteri taşıdıklarından yenmemeleri daha uygundur. Renkleri parlak olan böcekler genellikle zehirlidir. Tüyleri olan böcekler, boğazı tahriş edici özelliktedir, yutması nispeten zordur. Besin kaynağı olarak bitkileri kullanan böceklerden yeşil ve kahverengi olanlar ile bunların çeşitli renklerdeki larvaları tüketime uygundur.

BÖCEK YEMEYİ NEDEN REDDEDİYORUZ?

İnsanlar bildikleri gıdaları tüketirken rahattır fakat konu yeni bir gıda denemek olduğunda her daim içimizde bir tereddüt, kafamızda bir soru işareti belirir. Besin seçimi alışkanlıklar üzerine kuruludur ve alışkanlıkları değiştirmek zordur. Gıda tüketim alışkanlıklarının her ne kadar o gıdanın kalori değeri, bileşimi ve beslenme bakımından denge durumları tarafından belirlendiği algısı yaratılsa da aslında en temelde kültür tarafından belirlenir. Bu da demek oluyor ki gelenekler, din ve moda besin tercihlerimizi etkileyen birer faktördür. Entomofajiye yani böcek yemeye karşı en çok karşılaşılan tavır, mide bulantısı olarak karşımıza çıkar. Yapılan gözlemler sonucunda canlı böcek tüketimi yerine haşlanmış veya kızartılmış böcekler daha çok tercih edilir olduğu anlaşıldı. En çok tercih edilen yöntem, toz haline getirilip yemeklere konulmasıdır. Bu yöntem ile tüketimin artırılması sağlanabilir.

BÖCEKLER SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR BESİN KAYNAĞI MIDIR?

İnsanların sindirim sistemleri ve sindirim enzimleri çok güçlüdür. Sindirim olayı ancak söz konusu besini sindirebilecek enzime sahip olunduğunda gerçekleşebilir. Biz insanların son derece kuvvetli sindirim enzimlerimiz olmasına rağmen selüloz ve kitini çözebilecek enzimlere sahip değiliz. Selüloz, bitkilerde hücre yapısının büyük bir bölümünü oluşturan, yapının sert ve kuvvetli olmasını sağlayan bir karbonhidrattır. Kitin ise böceklerin de dahil olduğu eklembacaklıların dış iskeletinin kurulmasını sağlayan, yapıya sertlik ve dayanıklılık veren bir karbonhidrattır. Böcek yediğimizde iç organlarını sindirebiliriz ama dış iskeleti değil. Böceğin bir biriminden faydalanırken üç birimi çöp demektir. Oran kesin değildir, değişiklik gösterebilir. Burada asıl anlatılmak istenen böceklerde sindiremediğimiz kısmın sindirebildiğimiz kısımdan daha fazla olmasıdır.

Gelecekte böcek yiyerek hayatta kalacağımız söylenip duruyor. Bunun mümkün olabilmesi için bir öğünde kilolarca böcek yememiz gerekebilir. Büyük bir kısmının sindirilemeden vücuttan uzaklaşacağı düşünüldüğünde yemek yerken harcanan enerji, alınan kaloriye değer mi tartışılır. Milyonlarca böcek olduğu doğru ama milyarlarca da insan var. Türkiye’de TÜBİTAK ve dünyada da bazı başka kuruluşların bu konuya büyük bütçeler ayırdığı biliniyor ama böcek tüketiminin sürdürülebilirliğini sağlama ve insan nüfusuna yetirebilme konusunda sınıfta kalınabilir.

CİNAYETİ AYDINLATAN BÖCEKLER

Son dönemlerde adli entomoloji (adli böcek bilimi) çalışmaları tüm dünyada hız kazanmış durumdadır. Birçok ülkede entomolojik deliller tıpkı biyolojik deliller gibi kabul görülüyor. Bu veriler kriminal araştırmalarda ve olay yeri incelemelerinde önemli rol oynamaktadır. Mahkemelerde kullanımı da yaygınlaştırılmaya çalışılıyor.

Adli entomoloji, böcek çalışmalarının yasal araştırmalarda kullanılması olarak tanımlanabilir. Adli bilimler arasında en eski bilim dallarından biridir. Adli bilimlerde böcek verilerinin temel kullanımı şu şekildedir: cesette ölüm zamanının tespit edilmesi (post-mortem interval: ölüm sonrası geçen süre) ve ölüm yerinin tespiti. Şüpheli ve kurban bağlantısının gün yüzüne çıkarılmasında ve ölüm vakalarında tanıkların ifadelerinin teyit edilmesinde entomolojik deliller büyük önem arz eder. Ölümden sonra insan cesedi ve bunun üzerinden beslenen böcekler, fiziksel delil olarak kabul edilirler.

ADLİ ENTOMOLOJİ HAKKINDA

Adli böcek bilimi veya biyokriminal entomoloji olarak da bilinir. Adli tıbba yardımcı olur ve onun yetersiz kaldığı noktada maktülün ölüm zamanına ilişkin yaklaşık bir tahmin elde edilmesini sağlayan bilim dalıdır. Bu da ceset üzerinde bulunan böcek ve başka bazı eklembacaklıların larva ve erginlerinden yola çıkılarak yapılmaktadır.

Ölüm sonrası oluşacak olan çürüme; nem, ortam ve ısı gibi etkenlere bağlı olarak değişiklik gösterebilmektedir. Çürüyüp yok olma sürecinde çürükçül (leşçil) canlıların rolü, göz ardı edilemeyecek bir öneme sahiptir. Fakat bu canlıların hepsi eş zamanlı olarak ceset üzerinde bulunmaz. Farklı zamanlarda görülürler ve bu durum cesedin bozulma süreçlerine bağlı olarak gerçekleşir. Adli entomoloji, buna benzer zaman farklılığını tespit ederek geriye dönük ölüm zamanını tespit etmeye yarar. Bu bilim dalı aslında adli tıbbın entomolojiye uyarlanmış halidir.

Adli yargılamalarda, ölüm yeri ve zamanın bilinmesi çok önemlidir. Adli entomolojide esas olarak böceklerin yaşam evreleri incelenmektedir. Bu canlılar; yumurta, larva, pupa ve ergin olmak üzere toplam dört yaşam evresine sahiptir. Bahsettiğimiz bu bilim dalının asıl yoğunlaştığı nokta ise bu evrelerin farklı zaman ve yerde hatta cesedin değişik bölümlerinde görülmesidir.

Ölüm vaktinin tespiti için çok çeşitli yöntem ve kriterler kullanılır. Ancak bunlardan hiçbirinin ”tam güvenilir” sonuçlar vermediği bilinmelidir.

İHMAL EDİLEN AYRINTI

Yıllardan beridir burun, göz hatta bazı başka deliklerde ve genel olarak cesedin üzerinde bulunan yaralarda kurtçuklar yer alır. Bu kurtçuklar önemsenmez ve ölünün tiksindirici bir öğesi olarak kabul edilirdi. Bu sebepten cesetler otopsi masasına konulmadan önce yıkanırdı. O dönemde adli bilimlerin dikkatle inceledikleri detaylar şunlarla sınırlıydı: ısırık izleri, sıçramış kan analizi, ateşli silah muayenesi, balistik ve barut tozu kalıntısı. Anlaşılacağı üzere böcekler ihmal edilirdi. Zaman geçtikçe adli entomoloji, araştırmalara dahil edilmeye başlandı.

ADLİ ENTOMOLOJİNİN GÜVENİLİRLİĞİ

Yapılan uygulamalarda, ölüm vaktinin belirlenmesi açısından birçok kriter ve yöntem mevcuttur. Fakat bunlar ölümden sonra geçen zaman diliminin belirlenmesinde her daim güvenilir sonuçlar vermezler. Bir de cesedin dış ortamda kalıp çürümeye başladığı durumlar göz önünde bulundurulursa, zaman belirlenmesinin önemi artar. Entomolojik araştırmaların, adli soruşturma ve otopsi bulguları ile karşılaştırılıp güvenilir olduğu konusunda ortak bir fikir oluşmuştur.

ÖLÜM ARAŞTIRMALARINDA KULLANILAN BİLGİLER

Entomologların genel olarak cinayet davalarında ve ölüm sonrası süreci çalıştığından önceki bölümde bahsetmiştik. Bu çalışmalarda türleri ayırmak için birtakım teknikler kullanılır. Bunların başında da larva boyutlarının incelenmesi gelir.

İşinde iyi bir entomolog, üzerinde çalıştıkları cesedin postmortem (ölüm sonrası) olası bazı hareketlerini de tespit edebilir. burada kastettiğimiz ölümün ardından cesedin başka bir yere taşınıp taşınmadığının tespitidir.

Adli entomolojide böceklerin coğrafi dağılımı da önemlidir. Bütün sinekler aynı yerde bulunmazlar ve dolayısıyla bıraktıkları yumurtalar da farklı yerdedir. Bu canlıların geçirdiği evreleri etkileyen bazı faktörler vardır: ortamın açık ya da kapalı olması, havanın kapalı veya güneşli olması vb. Soğuk ortamda gelişen türler ile sıcak ortamda gelişen türler birbirinden farklı olacaktır. Bu tarz bilgilerden yola çıkılarak araştırmalara yön verilmektedir.

MİKROBİYOLOJİNİN GÖZ BEBEĞİ: GRAM BOYAMA

Laboratuvarlarda sıkça kullanılan mikroorganizma boyama tekniklerinin amacı genel olarak bakterileri mikroskop altında daha görünür ve incelenebilir hale getirmektir. Mikrobiyolojide bunu gerçekleştirebilecek birçok boyama tekniği bulunuyor. Metilen mavisiyle boyama, gram boyama ve Ziehl Neelsen metodu bunlara örnek olarak verilebilir. Bunlardan ilki bakterilerin sadece morfolojisi hakkında fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Buna karşın diğer ikisi, bakteri morfolojisine ek olarak hücre yapısı ve duvarının kimyasal özelliklerinin belirlenmesini de sağlıyor. Yazının ilerleyen bölümlerinde gram boyama yöntemi üzerinde duracağız ve bu tekniği kullanarak inceleyeceğimiz iki farklı bakterinin gram pozitif mi yoksa gram negatif mi olduğunu saptayacağız . Çalışma kapsamında inceleyeceğimiz iki bakteri Bacillus subtilis ve Escherichia coli olacak.

GENEL BİLGİ

İlk kez 1884 yılında Danimarkalı bilim insanı Christian GRAM tarafından geliştirilmiştir. Boyama yöntemi de adını buradan alıyor. Bu yönteme göre bakteriler iki gruba ayrılır: Gram(+) ve Gram(-). Bakterilerin bu gruplardan birine dahil olmaları, alkol ile renk giderimi işlemi boyunca kristal viyole boyasının mor renginin korunması veya kaybolmasına dayanır. Boyama sürecinin sonunda bakteri mikroskop altında mor renkte görülüyorsa o bakterinin gram(+), eğer pembe-kırmızı renkte görülüyorsa da bakterinin gram(-) olduğu anlaşılır. Bu farklılığın sebebi renk giderici solventlere (çözücüler) karşı iki grubun farklı permeabilite (geçirimlilik) göstermesidir.

GRAM BOYAMANIN BASAMAKLARI

  1. aşama: Preparat kristal viyole ile boyanır.( 1 dk) …………. tüm hücreler mor renkte görülür.
  2. aşama: Lugol çözeltisi ile muamele edilir.(1 dk)……………tüm hücreler mor renkte görülür.
  3. aşama: Alkol ile dekolarizasyon (15 sn)…………….gram(+) hücreler mor, gram(-) hücreler renksiz görülür.
  4. aşama: Bazik fuksin ile boyama(30 sn)….. gram(+) hücreler mor, gram(-) hücreler pembe-kırmızı görülür.

Yazının başında da belirtildiği gibi mikroorganizmaların boyanması için gram boyama yönteminden başka yöntemler de mevcut. Maya formunda üreyen funguslar boyanacağında genellikle metilen mavisi tercih edilir. Aside dirençli bakteriler ve bakteri sporları boyanacağında ise genellikle Ziehl Neelsen metodu tercih edilir.

Bakterilerin gram özelliklerine göre gram(+) ya da gram(-) olarak ayrıldıklarına değinmiştik. Morfolojik özelliklerine göre ise dört gruba ayrılırlar: basil (çomak), kokobasil, kok (yuvarlak) ve spiral (kıvrık).

Gram(+) ve gram(-) şeklinde bir ayrım, bakterilerin hücre duvarlarının yapısal farklılıklarından kaynaklanıyor.

BAKTERİLERİN YAPISAL FARKLILIKLARI

Gram pozitif bakteri hücre duvarında lipopolisakkarit protein tabaka bulunmaz. buna karşın gram negatif bakterilerin hücre duvarında bulunur.

Gram pozitif bakterilerin hücre duvarında teikoik asit bulunmasına rağmen gram negatiflerde bulunmaz.

Gram pozitif bakterilerin hücre duvarında mürein tabaka (peptidoglikan tabaka) daha kalındır. Gram negatif bakterilerde daha incedir.

MÜREİN TABAKA ( PEPTİDOGLİKAN )

Mürein tabakasını oluşturan temel yapılar glikan ve peptid zincirleridir. Glikan zincirinin oluşabilmesi için N-asetilglukozamin (N.A.G.A) ve N-asetilmuramik asit (N.A.M.A) gibi şeker türevlerinin Beta 1-4 glukozidik bağlar ile polimerize olması gerekir. Bu glikan zincirleri de birbirlerine peptid köprüleriyle bağlanarak sert peptidoglikan tabaka oluşturulmuş olur. Bakteride peptidoglikan tabaka sentezlenirken N-asetilmuramik asite bağlı pentapeptitteki subterminal D-alaninin karboksil grubu ile pentaglisin ara peptid köprüsündeki glisinin amino grubu arasında amid bağı meydana gelir. Bakteride bulunan karboksipeptidaz enzimi bu amid bağının oluşturulmasında önemli rol oynar.

HÜCRE DUVARI

Bakterilerin gram özellikleri bakterinin sahip olduğu hücre duvarının kimyasal özellikleriyle alakalıdır. Peki bu hücre duvarının başlıca işlevleri nelerdir?

  1. Hücre bölünmesinde rol oynar.
  2. Hücrenin şekil kazanmasını sağlar.
  3. Hücreyi ozmotik lizise karşı hücreyi korur.
  4. Hücrenin içine ve dışına madde geçişini kontrol eder.

BOYALAR

Gram boyama deneyinde kullanılan boyalara ve bunların hazırlanışına geçmeden önce birtakım boyaların listesine göz atalım.

Bazik boyalar (katyonik):

  1. Tionin
  2. Lugol
  3. Hematoksilen
  4. Auramin
  5. Bazik fuksin
  6. Metil viyole
  7. Safranin
  8. Kristal viyole
  9. Metilen mavisi

Nötral Boyalar:

  1. Giemsa
  2. Leishman
  3. Wright’s

Asidik Boyalar (anyonik):

  1. Floksin
  2. Kongo kırmızısı
  3. Pikrik asit
  4. Maloşit Yeşili
  5. Eosin
  6. Asit fuksin
  7. Nigrosin
  8. Çini mürekkebi

GRAM BOYAMADA KULLANILAN BOYALAR VE HAZIRLANIŞI

Bu yöntemde bazik boyalar listesinde olan kristal viyole, lugol ve bazik fuksin kullanılıyor.

Lugol Boyasının Hazırlanışı:

İyot…………………………………………. 1 gr

Distile su………………………………… 300 ml

KI (potasyum iyodür)………………2 gr

Kristal Viyole Boyasının Hazırlanışı:

Distile su………………………100 ml

Kristal Viyole………………..0,5 gr

Bazik Fuksin Boyasının Hazırlanışı:

Etil Alkol……………………. 100 ml

Bazik Fuksin………………3 gr

Boyalar havanda iyice öğütüldükten sonra 48 saat etüvde bekletilmek üzere yavaşça renkli şişeye boşaltılır.

Gram boyama deneyini iki kısma ayırarak ilerleyelim.

→Preparat hazırlama işlemi

→Gram boyama işlemi

PREPARAT HAZIRLAMA İŞLEMİ

  1. Bakteri lamın hangi yüzüne süspanse edilecekse diğer yüzüne cam kalemiyle bir işaret koyulmalıdır. Bu sayede bakterileri boyarken lamın yanlış yüzünü boyamaktan kaçınabiliriz.
  2. Bakterileri lam üzerine almadan önce serçe parmak yardımıyla bir damla su lam yüzeyine damlatılır.
  3. Laboratuvarda bazı gruplar gram pozitif (Bacillus subtilis), diğer gruplar ise gram negatif (E. coli) bakterileri kullanırlar. Hangi bakteri kültürü kullanılıyorsa o kültür lam üzerinde suda süspanse edilerek yayma yapılır.
  4. Süspansiyon işleminden sonra lam, kuruması için bekletilir.
  5. Hazırlanan preparat bunzen beki ateşi üzerinden üç defa ekmek keser gibi geçirilir. Bu esnada lam, bakteri yayılan kısmı üst tarafa bakacak şekilde tutulmalıdır. Lamın ateşten geçirilmesinin sebebi bakterileri lama sabitlemek ve boyama işlemleri sırasında boyayla birlikte bakterilerin de akıp gitmesini önlemektir. Bu işlem fiksasyon olarak adlandırılır.

GRAM BOYAMA İŞLEMİ

  • Bakterilerin yayıldığı lam yüzeyine, lamı kaplayacak miktarda kristal viyole damlatılır. Bir dakika bekletilir ve su ile yıkanır.
  • Aynı lamın üzerine bu kez lugol damlatılır. Bir dakika bekletilir ve su ile yıkanır.
  • Bazik fuksin ile boyamadan evvel lama alkol damlatılır. 15 saniye bekletilir ve suyla yıkanır.
  • Lama son olarak bazik fuksin damlatılır ve 30 saniye bekletilir. Su ile yıkanır.
  • Kurutma kağıdı yardımıyla kurutulur.
  • Mikroskop altında incelemelere, immersiyon yağı damlatılarak 100’lük immersiyon objektiflerinde başlanmalıdır. İmmersiyon yağı damlatılarak mikroskop ışığının kırılma indisi ayarlanır. Bu sayede ışığın odaklanması sağlanır.

MİKROBİYOLOJİK ÖRNEK ALIMI VE KÜLTÜR HAZIRLANMASI – EKİM TEKNİKLERİ

Bu yazımızda mikrobiyoloji laboratuvarlarında kullanılan örnek alma teknikleri ve ekim yapma yöntemleri üzerinde duracağız. Detaylı anlatıma geçmeden önce konuya hakim olmayı kolaylaştırmak adına birkaç kavramın ne anlama geldiğine bir göz atalım.

Kültür: İçinde ya da üzerinde istenilen mikroorganizmaların üretildiği besiyerlerine kültür denir.

Kültürasyon: Mikroorganizmaların bulundukları ortamdan doğru yöntemlerle alınarak uygun ve steril besiyeri ortamına aktarılması ve geliştirilmesi işlemine denir.

İnokülasyon: İncelenecek mikroorganizmaların steril bir besiyerine (içine ya da üzerine) ekim yöntemlerinden yararlanılarak aktarma işlemine inokülasyon denir. Ekim ve aşılama ile aynı anlama gelir.

İzolasyon: Karışık halde bulunan mikroorganizmaların içinden istenilen mikroorganizmayı ayırarak saf halde elde etmektir. Mikroorganizmalar doğada nadiren saf halde bulunurlar.

İdentifikasyon: İzole edilen bir mikroorganizmanın kim olduğunun cins, tür veya serotipinin saptanması olayıdır. Tanıma anlamına gelir.

Kontaminasyon: Besiyeri ortamında bulunması ve üremesi istenmeyen mikroorganizmaların, kirlerin ve atıkların steril besiyerine bulaşması ya da hastalık yapıcı bir mikroorganizmanın (patojen) canlıları enfekte etmesi olayıdır.

İnkübasyon: Ekimi yapılan besiyerlerinin etüvde belli sıcaklık derecelerinde – bu sıcaklık mikroorganizmaların üreyebileceği optimum sıcaklıktır- belli sürelerde tutulmasıdır. Bu sayede mikroorganizmanın üreyebilmesi için uygun koşullar sağlanmış olur.

KÜLTÜR TİPLERİ:

Saf Kültür: Besiyerinde sadece tek bir mikroorganizma türü üretilmiş kültürler saf kültürdür. Mikroorganizmaların karakterlerinin ve diğer bazı özelliklerinin tanınması hedeflendiğinde karışık olarak üretilmedikleri bu kültür kullanılır.

Karışık Kültür: Aynı besiyerinde birden fazla çeşitte mikroorganizma üretilmişse buna karışık kültür denir. Karışık kültür elde etmek için özel bir tekniğe ihtiyaç yoktur. Mikroorganizma içeren örneklerden besiyerine ekim yapmak birçok mikroorganizmanın bir arada üremesini zaten sağlayacaktır.

Sıvı Kültür: Petri kabında ya da tüpte hazırlanabilen, sıvı haldeki besiyerinde geliştirilip üretilen kültürlerdir.

Katı Kültür: Petri kabında ya da tüpte hazırlanabilen, katı besiyerine (agar içeren) üretilen kültürlerdir. Agarlı besiyeri bileşimi farklı isimlerle karşınıza çıkabilir. Bu isimler besiyerinin hazırlanması ve örneğin ekim şekline göre belirlenir.

İNOKÜLASYONDA KULLANILAN ALETLER:

Bunzen Beki: Isıtma, sterilizasyon ve yanma işlemleri için kullanılır. İnokülasyon sırasında bunzen beki alevi, ateşin etki alanını ve ekim alanını sterilize eder. Olabildiğince ateşe yakın çalışılır. Çalışma yapan kişinin yanmayacağı fakat herhangi bir kontaminasyonun engellenebileceği bir mesafe özenle ayarlanmalıdır.

Pipet ve Pipetlik: Pipetlerin ağız bölgesinde pamuk tampon yer alır. Sterilize edileceğinde pipetlik içerisine yerleştirilip pasteur fırınına konulur. Besiyerine ekimi yapılacak örnekler, sıvı kültürlerden alınacağında kullanılır. Pipetler inokülasyon sonrasında herhangi bir yüzeye ya da alete değdirilmeden lavaboya veya dezenfektan bir solüsyona konulmalıdır.

Eküvyon: Uç kısmında pamuk bulunan tahtadan yapılmış bir çubuktur. Sterilize edileceğinde bir tüp içerisinde ve tüpün ağız kısmına pamukla sabitlenip pasteur fırınında bekletilir. Örnek almak için kullanılır.

Öze: İnokülasyonda kullanılan en temel malzemedir. Üç kısımdan oluşur: ısıya dayanıklı, paslanmaz bir tel, vida ve sap kısmı. 6-7 cm boyundaki öze, ekim sırasında sap kısmından kalem tutarcasına tutulur. Özenin üç kısmı da bunzen beki alevinde sterilize edilir. Ekim sonrasında tekrar sterilize edilmelidir. Kullanılacak ekim tekniğine göre özenin ucu düz veya yuvarlak olabilir.

Steril Besiyerleri ve Kültürler: Sıvı veya katı olabilirler. Katılar petride ve tüpte, sıvılar erlende ve tüpte bulunabilir. Erlen ve tüplerin ağız kısmı gazlı bez ve pamuktan oluşan bir tampon ile kapalı tutulur. Mikroorganizmanın türü, cinsi, ekim tarihi gibi bilgiler kültürlerin üzerinde belirtilir.

KÜLTÜRDEN STERİL BESİYERLERİNE EKİMİN AŞAMALARI:

  1. Örnek alınacak kültürün belirlenmesi
  2. Ekimi yapılacak besiyerinin seçilmesi
  3. Özenin sterilize edilmesi
  4. Kültürün tamponunun çıkartılması
  5. Kültürün ağız kısmının benzen beki alevinden geçirilmesi
  6. Bunzen bekinde ısıtılan özenin bir miktar soğutulması
  7. Öze ile örneğin alınması
  8. Tampon tekrar takılmadan önce kültürün ağız kısmının ateşten geçirilmesi
  9. Besiyerinin tamponunun çıkarılıp ağız kısmının ateşe tutulması
  10. Besiyerine öze yardımıyla ekim yapılması
  11. Besiyerine tampon tekrar takılmadan ağız kısmının ateşten geçirilmesi
  12. Özenin bunzen bekinde sterilize edilmesi
  13. Etiketleme yapılması

DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN KURALLAR

İnokülasyon sırasında laboratuvarda önlükle çalışmak gerekir. Ekim yapılırken seri hareket edilmeli, beklenilmemeli ve konuşulmamalıdır. Bu sayede kontaminasyon önlenir. Ekim sırasında bir elde kültür diğer elde öze ( veya pipet) yer alır. Kültürün tamponu, özeyi tutan elin küçük parmağı yardımıyla çıkartılır. Bunzen bekinde ısıtılan öze, kültürün içinde camın çeperinde soğutulur. Sıvı besiyerleri, inokülasyon öncesi ve sonrasında yatık halde bırakılmaz. Eğer mikroorganizma ekimi sıvı besiyerine yapıldıysa, ekim sonrasında tüpün birkaç saniye çalkalanması gerekebilir.

EKİM TEKNİKLERİ

Genel olarak dört farklı şekilde ekim yapılabilir:

  1. Sıvı kültürden sıvı besiyerine inokülasyon
  2. Sıvı kültürden katı besiyerine inokülayon
  3. Katı kültürden katı besiyerine inokülasyon
  4. Katı kültürden sıvı besiyerine inokülasyon

sıvı kültür →özeyle (yuvarlak uçlu) →zikzak ekim tekniği → katı besiyeri

sıvı kültür → özeyle (yuvarlak uçlu) → tek koloni ekim tekniği → katı besiyeri

sıvı kültür → pipetle yayma tekniği → katı besiyeri

sıvı kültür → özeyle (yuvarlak uçlu) → homojen süspansiyon → sıvı besiyeri

sıvı kültür → pipetle → homojen süspansiyon → sıvı besiyeri

katı kültür → özeyle ( yuvarlak uçlu) → zikzak ekim tekniği → katı besiyeri

katı kültür → özeyle (iğne uçlu) → batırma ekim tekniği → katı besiyeri

katı kültür → özeyle (yuvarlak uçlu) → tek koloni ekim tekniği → katı besiyeri

katı kültür → özeyle (yuvarlak uçlu) → homojen süspansiyon → sıvı besiyeri

Şimdi bu ekim tekniklerine yakından bakalım.

  1. Yayma ekim tekniği: plak yüzeyine yaygın ekimde amaç mikroorganizmaların tüm yüzeyinde üremesini sağlamaktır. Bu ekim tekniğinde besiyeri yüzeyinin kuruluk ve nemlilik miktarı iyi ayarlanmalıdır. Yüzeyin çok nemli veya kuru olması besiyerine ekim yapılmasını engeller. Sıvı kültürden pipetle 0,1 ml örnek petrinin ortasına bırakılır. Özenin uç kısmı L haline getirilir. Öze sterilize edildikten sonra besiyerinde soğutulur. Ardından merkezden başlayarak çepere doğru yayma yapılır. Besiyerinin parçalanmasını önlemek için ekim sırasında özeyi fazla bastırmamak gerekir.
  2. Batırma ekim tekniği: Bu ekim tekniğinde iğne öze kullanılır. Tüpte dik konumda dondurulmuş besiyerine, ekilecek mikroorganizmaları taşıyan iğne öze dik biçimde batırılır ve geri çekilir. Bu esnada özenin besiyeri dışında hiçbir yere temas etmediğinden emin olunmalıdır.. Mikroorganizmalar inkübasyonun ardından batırma çizgisi boyunca üreme gösterirler.
  3. Zikzak ekim tekniği: Ekim örneğinde az miktarda mikroorganizma bulunduğu durumlarda tercih edilen bir ekim tekniğidir. Öze, tüpün dip kısmından ağız kısmına doğru zikzak çizilerek hareket ettirilir.
  4. Homojen süspansiyon tekniği: Eğer katı kültürden örnek alınıyorsa örnek öncelikle besiyerinin cam ile birleştiği kısımda cama sürülür. Ardından besiyerine karıştırılıp tüp bir süre çalkalanır. Örnek eğer sıvı kültürden alınıyorsa özenin uç kısmında zar benzeri bir yapı meydana gelir. Öze direkt sıvı besiyerine batırılıp geri çekilir. Ardından tüp çalkalanır ve ekim işlemi tamamlanmış olur.
  5. Tek koloni ekim tekniği: Tek koloni ekimi yapılacağında petride geniş yüzeyli besiyeri tercih edilir. İnkübasyona bırakılan mikroorganizma hücrelerinin ayrı ayrı gelişip koloni oluşturabilmesi için mikroorganizmaların geniş yüzeye yayılabilmesi önemlidir. Bakteriler petri kabına belirli aralıkta ekilir. Bu sayede tek tek düşüp ayrı koloniler meydana getirebilirler. ortamda bulunan bakterilerin birbirlerinden farklılığı, onların oluşturduğu kolonilerin morfolojilerini de farklılaştırır. Koloni morfolojisinden kastettiğimiz aslında koloninin matlığı, şeffaflığı, rengi, şekli, çapı, kenar yapısı, yapışkan görünümü gibi özelliklerdir. Bu özellikler sayesinde bakteri kolonileri birbirinden ayrı belirlenir.. Öze yardımıyla bu belirlenen mikroorganizma steril besiyerine ekilerek saf kültür elde edilir. Bu işlemlerin ardından tanımlama (identifikasyon) testleri uygulanır.

Tek koloni ekimi yapılacak her bölge karşıya alınır. baş parmak ve işaret parmak yardımıyla petri kapağı kaldırılır. Petri kabını 4 eşit bölgeye ayırdığımızı düşünürsek birinci bölgeye geniş zikzaklar çizilir. İkinci bölgeye ekim yapılmadan önce öze sterilize edilir ve soğutulur. Birinci bölgeden ikinci bölgeye bir miktar bakteri çekilir. Özenin yakılıp soğutulması üçüncü bölgeye geçmeden önce tekrarlanır. Üçüncü bölgeye ekim yapılır. Öze tekrar ateşten geçirilip boş bir alanda soğutulur. Son olarak üçüncü bölgeye birkaç kez dokunup dördüncü bölgeye zikzak çizerek ekim yapılarak orta alana gelinir.

Petri kabındaki bölgeler arasında her seferinde özenin yıkılmasının sebebi mevcut mikroorganizma sayısını azaltmaktır. İnkübasyonun ardından birinci bölgede yoğun, ikinci ve üçüncü bölgelerde seyrek ve dördüncü bölgede kolonilerin tek tek bulunuşu rahatlıkla gözlemlenebilir.

Kültürler inokülasyon sonrasında etüvde üretime bırakılır ve ardından +4°C’de muhafaza edilebilir ya da liyofilize (dondurarak kurutma) edilebilir.

ŞEYTAN BAHÇELERİ: Karıncalar Bakımını Üstleniyor

ŞEYTAN BAHÇELERİ

Peru’da Amazon akarsuları boyunca bulunan orman benzeri bir zemindir. Bu bölgenin neredeyse tamamında tek bir bitki türü bulunmaktadır ve o da Duroia hirsuta adı verilen küçük boyutlu çiçekli bir ağaçtır. Bu alan ilk kez fark edildiğinde ziyaretçiler kadar yerliler de şaşırmıştır. Şaşkınlığın sebebi ise bu orman benzeri yerde tek tip bitkinin bulunması ve çok da bakımlı gözükmesidir. Akıllara gelen ilk soru, bir bahçıvan uğraşmışcasına oluşan bu düzenin nasıl oluştuğuydu. Yerliler çeşitli efsaneler nedeniyle, Duroia ağaçlarından meydana gelen bu araziye şeytan bahçeleri adını vermişlerdir.

ŞEYTAN BAHÇELERİNİN BAHÇIVANI KARINCALAR MI?

Stanford Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı bu konuya yoğunlaştığında, bu bahçeleri oluşturup bakımını yapanların aslında karıncalar olduğu ortaya çıkmıştır. Bu karıncalar Duroia ağaçlarının boş gövdelerinde yaşamlarını sürdürürler.

Çiftçi misali iş gören karıncalar bu işi tahmin edileceği üzere ağaç dikerek yapmıyor. Zehirli bir kimyasal enjekte ederek başka türden bitkilerin bahsettiğimiz bahçe içerisinde gelişmesine engel oluyorlar.

Duroia ağaçları, Myrmelachista schumanni türü karıncalar tarafından yuva olarak kullanılır. Buna karşılık karıncalar da sahiplendikleri bu ağaçların gelişmesi için bir alan yaratmış olur.

ÇİFTÇİ KARINCALARIN KULLANDIĞI KİMYASAL NEDİR?

Bölgedeki yabancı otların temizlenmesi için karıncaların kullandığı kimyasallar araştırıldığında formik asit olduğu saptanmıştır. Bu bileşik yalnızca Myrmelachista schumanni türü değil birçok karınca türü tarafından üretilmektedir. Kimyasalın ismi, latincede karınca anlamına gelen formica sözcüğünden gelmektedir.

Formik asit birçok karınca türünde bulunur. Karıncaları, potansiyel mikrobiyal parazitlere karşı koruyan bir dezenfektan olarak etki göstermektedir.

ŞEYTAN BAHÇELERİNİN OLUŞUMUNA İLİŞKİN HİPOTEZLER

1. hipotez, Duroia ağaçlarında barınan Myrmelachista schumanni türü karıncaların başka türden ağaçları öldüren zehirli bir kimyasal ürettiği yönündeydi.

2. hipotez ise bölgedeki Duroia ağaçlarının kendisinin, başka rakip ağaçları bir kimyasal ile öldürdüğü yönündeydi.

Yapılan çalışmaların ardından birinci hipotezin doğru olduğu belirlenmiştir.

HİPOTEZLERİN SINANMASI İÇİN YAPILAN ARAZİ ÇALIŞMASI

Bu arazi deneyi Peru’da 10 tane şeytan bahçesi baz alınarak yapıldı.

Şeytan bahçelerinin her birine Cedrela odorata türüne ait ağaçtan ikişer adet fidan dikildi. Bu ağaç türü, karıncaların konakçısı değildir. Dikilen fidanlardan birinin taban kısmına yapışkan bir bariyer uygulanmıştır. Buradaki amaç böcekleri engellemektir. Diğer fidana ise herhangi bir koruma uygulanmadı. Son olarak da her bir şeytan bahçesinin 50 metre dışına ikişer Cedrela fidanı ( bariyer içeren ve içermeyen) daha dikildi.

dav

Bir günün ardından ölçümler yapılmış ve Cedrela yapraklarındaki karıncaların aktiviteleri incelenmiştir. Buna ek olarak karıncaların zehir bezlerindeki içerik de analiz edilmiştir.

ELDE EDİLEN BULGULAR

Karıncalar abdomenlerinin uç tarafından , korunmayan fidanların yapraklarına kimyasal enjekte etmiştir. 24 saatlik bir süreçte bu yapraklar üzerinde ölü kısımlar oluşmaya başlamıştır.

dav

SONUÇ

Myrmelachista schumanni türü karıncalar; kendi konakçısı olmayan fidanların yapraklarına, bünyelerinde barındırdıkları kimyasal olan formik asiti enjekte eder ve ölmelerine sebep olur. Böylece şeytan bahçeleri oluşabilmektedir.

PLASEBO ETKİSİ: İNANARAK İYİLEŞME

Plasebo etkisi, herhangi bir rahatsızlığın, tedavi ediliyormuş hissi verilerek rahatsızlığın geçirilmesine verilen isimdir.Kişinin kendisine verilen maddenin ilaç olduğuna inandırılıp bununla birlikte tedavi sürecine girilmesi aslında plasebo etkisini anlatmak için uygun ve önemli bir örnektir. Plasebo etkisine dair daha geniş kapsamlı bilgileri yazının devamında bulacaksınız.

En basit tabiriyle bahsettiğimiz bu kavramı şu şekilde ifade edebiliriz: hastalığı tedavi edebilecek herhangi bir güce sahip olmayan maddelerin ve bu maddelerle sağlanan girişimlerin, hasta bireylerin kendilerini çok daha iyi hissetmesine sebep olan etkinin adıdır.

Plasebonun etkisinin ne anlama geldiği ve nasıl ortaya çıktığına dair tartışmalar sadece günümüzde süren bir durum değildir. Temeli, tıp tarihindeki yansımaları çok yıllar öncesine dayanmaktadır.Halk dilindeki karşılığından bahsettiğimiz bu kavramın genel hekimlik anlayışındaki karşılığı ise ‘deva’ olması amacıyla kullanılan bir maddenin, bireysel (öznel) bakımdan meydana getirdiği olumlu yanıt olduğu yönündedir.Günümüzde tıbbın çeşitli dallarında plasebonun varlığı geniş bir kitle tarafından kabul edilmiştir. Buna karşın onun hangi ilaçlarda ve hastalıklarda ne düzeyde bir etkisinin olduğu hala tartışma konusudur. (İçeriği tam olarak bilinmeyen ve tanım güçlüğü olan bir kavramdan bahsediyoruz.)

PLASEBO NE ANLAMA GELMEKTEDİR?

Latince bir kelimedir ve ‘hoşnut edeceğim’ anlamına gelir.Daha açıklayıcı olmak gerekirse; ilaç, tedavi veya deva niyetiyle kullanılan bir şeyin öznel açıdan pozitif etki göstermesidir. Plasebonun tam zıddı olan kavram ise ‘nocebo’dur ve bu da ‘zarar vereceğim’ anlamına gelip öznel açıdan negatif bir etkiyi kastetmektedir.

PLASEBO ETKİSİNİN 4 TEMEL TANIMI YAPILMIŞTIR

1_Tıbbi biyoloji bakımından (biomedical) etkisi olmayan bir ilacın meydana getirdiği tedavi edici etki

2_Bir tedavi sürecinde ortaya çıkan özgül etkilerle birlikte özgül olmayan etkilerin de ortaya çıkması

3_ Bir ilaca yüklenmiş olan fakat içinde bulundurduğu farmakolojik özellikleriyle bir türlü açıklanamayan tedavi edici nitelikteki etki ya da yan etki.

4_ Tüm tedavilerde ortak olan etki

Bir toplum bilimci olan Forrester’e göre plasebo etkisi birçok faktöre bağlı olarak şekilleniyor. Bu faktörler: doktorun karşılaştığı sorunlar karşısında fikir yürütme tarzı, doktorun hastayı telkin etme çabaları ve doktorların hastaya karşı yarattığı güven duygusu ve anlayış. Plasebo etkisi her bölgede ve her hastalıkta aynı başarı oranına sahip değildir.

Klasik koşullanma, beklenti ve ödül modeli gibi kavramlarla plasebonun etkileri teorik olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Klasik koşullanma ise bu kuramlar arasında en çok ön plana çıkan kuram olmuştur. Çünkü plasebo almanın ölçülebilen fiziksel etkilerinin bulunması klasik koşullanma yönündeki teoriyi güçlendirmiştir.

Yakın geçmişte yapılan benzer çalışmalarda çok güçlü plasebo etkileri gözlenmiştir. Örneğin depresyon hastalarına, ilaç görünümlü plasebo hapları antidepresan olduğu belirtilerek verildiğinde %50 ye yakın azalma gözlenmiştir. Aynı mantıkla migren rahatsızlığına sahip kişilere, plasebo migren hapları verildiğinde bireylerde %40 iyileşme olduğu saptanmıştır.

RENK VE MİKTAR, PLASEBONUN ETKİSİNİ ARTIRICI NİTELİKTEDİR.

Plasebo etkisinin, tüketilen tablet sayısı ve bu tabletlerin rengine göre değişik sonuçlar doğurduğu saptanmıştır.1972 tarihinde uygulanan bir deneyde, gönüllü birtakım üniversite öğrencilerine, sıkıcı buldukları bir ders dinletilmiştir. Deneyi gerçekleştirebilmek adına öğrenciler dersten önce belli gruplara bölünmüştür. Bunlardan bazılarına bir, bazılarına da iki şeker tableti verilmiştir. Verilen bu şeker tabletlerinin tamamı tek renkte değildir. Kimisine pembe kimisine mavi şeker tableti verilmiştir. Ardından bütün bu gönüllü öğrencilere, bu tabletlerin aslında birer çok güçlü konsantrasyon artırıcı ilaçlar olduğu söylenmiştir. Ders işlenip bittikten sonra da öğrencilerin dikkatlerini saptamak üzere bazı testler uygulanmıştır. Elde edilen verilere bakılarak iki tablet alanların dersi çok daha konsantre şekilde dinlediği, anlaşılmıştır. İşin ilginç kısmı tabletlerin renklerine göre de sonuçların değişiklik göstermesidir. Kültürel olarak pembe rengin maviye oranla daha uyarıcı olması, mavinin ise pembeye oranla daha sakinleştirici etkisi mevcuttur. Bu durum deney sonuçlarına da yansımıştır. Pembe tablet kullanan öğrencilerin dikkat seviyesi, mavi tablet kullanan öğrencilerden daha yüksek çıkmıştır. Benzer şekilde yeşil rengin sarıya oranla daha endişe giderici etkisinin olduğu bilinmektedir.

YENİLİKLER VE AMBALAJLAR DA PLASEBO ETKİSİNİ ARTIRIYOR .

İlaçların renginin öneminden bahsetmiştik. Buna ek olarak ilaçların formları ve ne şekilde paketlendikleri de oldukça önemli bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin endişe giderici olarak bilinen bir ilacın (klordiazepoksit olarak biliniyor) kapsül formunun, tablet formuna oranla daha etkili olduğu anlaşılmıştır. Hem tablet hem kapsül formunun içerisinde bulunan aktif madde ve emilim hızı aynıdır. Buna rağmen kapsül formunu kullanan bireylerin daha çok iyileşme sağladığı beyan edilmiştir.

1981’de yapılan başka bir çalışmada 835 kadın hasta üzerinde baş ağrısı tedavisi için plasebo ve aspirin etkinliği kıyaslanmıştır. Hastalar 4 gruba ayrılmıştır. İlk gruba üzeri yazısız şeker tabletleri verilirken ikinci gruba üzeri yazılı ve albenili ve ambalajlı şeker tableti verilmiştir. Üçüncü gruba yazısız aspirin verilirken dördüncü gruba da üzeri yazılı ve albenisi olan ambalajlar içinde aspirin tableti verilmiştir. Sizce sonuç ne olmuştur? Üzeri yazılı, albenili ambalajlı tablet alan bireylerin, aynı tabletin yazısız versiyonunu kullananlara kıyasla daha çok iyileştikleri öğrenilmiştir.

İlginç bir diğer çalışma da ilaçların pazarlanması ile bağlantılı olarak ortaya çıkmıştır. Simetidin (bir mide ülseri ilacı) üzerine yapılan bir çalışmadır. Simetidin 1975’te piyasaya sürülmüştür ve %80 etkinliğe sahip olduğu ölçülmüştür. 1994’te piyasaya başka bir ülser ilacı olan ranitidin sürülmüştür. Bunun ardından simetidinin etkinliği tekrar ölçüldüğünde bu kez %80 lik oranın %50’lere gerilediği görülmüştür. Özetlemek gerekirse bir ilaç ne kadar güncel ve ne kadar ilgi uyandırıyorsa, plasebo etkinliği o denli yüksek oluyor.

PAHALILIK DA ETKİYİ GÜÇLENDİREN BİR KRİTERDİR

İlaçların yeni olmasının önemini vurgulamıştık. İlaçların pahalı olması da aynı etkiyi gösteriyor. 2008 yılında Dan Ariely tarafından yapılan bir deneyde, gönüllü bireylere elektrik şoku verilip canlarının yanması sağlanmıştır. Hastalar iki gruba ayrılmıştır ve iki gruba da aslında C vitamini olan plasebo hapları verilmiştir. İlk gruba tabletlerin her birinin 2,5 dolar olduğu söylenirken diğer gruba her birinin 10 sent olduğu söylenmiştir. Sizin de tahmin ettiğiniz gibi 2,5 dolarlık tableti alan hastaların, ilacın etkinliğini daha çok hissettikleri ve ağrının daha iyi tedavi edildiği belirtilmiştir.

GİRİŞİMİN ŞİDDETİ DE PLASEBO ETKİSİNİ GÜÇLENDİRİYOR.

Hasta bireye uygulanan girişim ne kadar ağrılı, ciddi ve acılıysa, elde edilen yanıt da o derece kuvvetli oluyor. Hastalandıklarında illa ki iğne vurdurmak isteyen insanları bilirsiniz. Hepimizin çevresinde böyle insanlar bulunur. İğne yaptırmayıp hap kullandıklarında ağrının bir türlü geçmediğini söylediklerine şahit olmuşsunuzdur. Sonuçlara bakıldığında da iğne yaptıranların daha çok iyileşme gösterdiği saptanmıştır.

REÇETEYLE PLASEBO VERİLMESİYLE İLGİLİ TARTIŞMALAR

2006’da plasebolarla alakalı bir politika, Amerika Tıp Birliği tarafından oluşturuldu. Bu politikada belirtilenlere göre hastanın yeterince bilgilendirilip kabul etmesi sağlanırsa teşhis sonrasında plasebonun tedavi amacıyla kullanılabilmesi uygundur. Fakat burada eleştirilmesi gereken bir nokta var, o da şu: hekimlerin, hasta bireylerin o anki durumuna iyi gelip gelmeyeceği kanıtlanmamış bir ilacı vererek aslında onlara yalan söylüyor olmaları.

Peki hekimler, Amerika Tıp Birliği’nin bu çok katı politikasını uygularsa neler olur?

Bu durum; hekimlerin, hastalarına açık açık onların reçetelerine yazdıkları şeyin içinde aslında bir ilaç etken maddesinin bulunmadığını ve işe yarayacağı konusunda emin olmadıklarını açıklaması anlamına gelir. Araştırmacılara ve genel görüye göre bu durum plasebo etkisini psikolojik açıdan sekteye uğratacaktır. Fakat bazı kesimlerin görüşü, verilen ilaçların aslında plasebo olduğunu açıklamanın ilacın işe yaramayacağı anlamına gelmediği yönündedir. İlaçta bireyin sahip olduğu hastalığa iyi gelebilecek şeylerin olduğunu fakat tam olarak nasıl yardımcı olduğunu bilemediklerini söyleyebilirler . Ama tüm bunlara rağmen Amerika Tıp Birliği politikası, doktorların hasta onayını almaları gerektiğini kesin bir şekilde belirtiyor.

PLASEBO ETKİSİNİN SÜRESİ

Plasebo kapsülü veya tableti kullanan hastalar, ağrılarının geçtiğini ya da en azından hafiflediğini belirtiyor. Ancak plaseboların etki süresi, gerçek ilaçlara kıyasla çok daha kısa sürmektedir. Yani sadece geçici bir rahatlama söz konusudur ve bir süre sonra yok olacaktır. Belirtilmesi gereken önemli bir nokta daha vardır: kronik hastalıklarda plasebo etkisi işe yaramamaktadır.

DUDAK VE KULAK İZLERİNİN ADLİ BİLİMLERDEKİ YERİ

KULAK İZİNDEN KİMLİKLENDİRME:

Polisiye alanda suçluların belirlenmesinde en çok başvurulan yöntemlerden biri şüphesiz ki parmak izinden kimlik tayinidir. Fakat bu tespit için tek bir yöntemin kullanılması yerine birden fazla yöntemin uygulanmasında fayda vardır çünkü elde edilen bulguların aynı zamanda bir diğerini destekleyici nitelikte kullanılması, suçlunun belirlenmesinde hatta olası mağduriyetlerin yok edilmesinde çok önemlidir. Bu sebeple kulak izi her geçen gün büyük önem kazanmaktadır.

Parmak izi, her ne kadar kuvvetli bir yere sahip olsa da olay yeri incelemelerinde yaklaşım sadece parmak izi tespiti üzerine olmamalıdır. Faili bulmaya yönelik her türlü bulguya odaklanılmalıdır. Son dönemlerde kulak izinin de tıpkı parmak izi gibi eşsiz ve her bireye özel olduğu yönünde düşünceler öne çıkmaktadır. İlgili inceleme ve araştırmalar yoğunlaşmıştır. Belirtilenlere göre herkesin kulağının özellikleri farklıdır ve bu ölçüler belirlenebilmektedir.

KULAĞIN ÖZELLİKLERİ HAKKINDA:

Kulak yapısı ve buna bağlı olarak özellikleri her insanda farklılık göstermektedir. Bu nedenle bireylerin biyometrik özellikleri gibi kullanılmaktadır. İnsanlar yaş aldıkça kulaklarında büyümeler meydana gelir. Buna karşın kulağın bölgeleri arasındaki oran her daim aynıdır. Bu organ çok çeşitli özelliklere sahiptir. Bundan dolayı adli olaylarda kimlik tespitinde ve biyometrik araştırmalarda giderek daha önemli bir hale gelmektedir.

Yukarıdaki şekilde kulak izi için belirlenen özellikler gösterilmiştir ve bu özellikler uluslar arası alanda kabul görmüştür. Bunlar mukayese yapılabilmesi için kullanılan temel esaslardır.

OLAY YERİNDEN ALINAN KULAK İZİNDEN NASIL VERİLER ELDE EDİLMEKTEDİR?

Kulak izleri çoğu zaman, suç işleme fikrini akla getirerek bu düşünceyle bir yeri dinlemek amacıyla düz bir yüzeye ( cam, kapı, pencere vs. ) kulaklarını dayamaları sonucunda oluşan izlerdir. Dolayısıyla bu izler için özellikle kapı, pencere gibi yerlere bakılmalıdır. Kişiye özgü özelliklerin belirlenmesi için önemlidir. Eğer kulağın tam olarak biçimini ifade eden bir resim elde edilebilirse bununla birçok veri de elde edildiği görülmektedir. Örneğin bir pencere üzerinden alınan kulak izi ile aynı zamanda ilgili şahsın boyu hakkında da gerçeğe çok yakın bilgi alınabildiği saptanmıştır. Dolayısıyla ihmal edilmemesi beklenen bulgulardır.

KULAK İZİ MUKAYESESİ YAPILIRKEN DİKKAT EDİLEN HUSUSLAR NELERDİR?

Doğrudan veri tabanından mukayese edilemiyorlar. çünkü bununla ilgili herhangi bir arşiv bulunmamaktadır. Pek çok ülkede konuyla ilgili çalışmaların netlik kazanmaması buna sebep olarak gösterilebilir. Peki o zaman kimliklendirme çalışmaları nasıl yapılmaktadır? Şüphelilerden alınan kulak izleri, olay mahallinden alınan izler ile karşılaştırılır. Şüphelilerden alınan iz alınırken her iki kulak da cam yüzeye bastırılır. Fakat kritik bir nokta vardır ki o da şudur: olay yerinden alınan izlerin ne şekilde bırakıldığı tam olarak bilinemez. Bundan dolayı örnekler üç şekilde alınmaktadır:

  • Normal şekilde bastırılarak
  • Yumuşak şekilde bastırılarak
  • Sert şekilde bastırılarak

Bu şekilde mağduriyetleri minimuma indirmek amaçlanmaktadır. Bir diğer dikkat edilmesi gereken nokta da yüzeyden sadece kulak izini almayıp onun çevresini de kapsayacak biçimde geniş bir inceleme yapılması gerektiğidir. Failin, kulağını yüzeye dayadığı sırada çene ve yanak gibi bazı bölgelerin de temas edebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Çünkü bu bölgelerde kişinin ayırt edici fiziksel özellikleri hakkında ( küpe, ben , yara, kesik vs. ) bilgi edinilmesi olasıdır.

KULAK İZİ İLK KEZ NE ZAMAN DELİL OLARAK ÖNE SÜRÜLMÜŞTÜR?

Kulak izi, Türkiye’de ilk kez 2004’ün ekim ayında bir soruşturmada mahkemeye kanıt olarak sunulmuştur. Bu soruşturma Bursa’da bir hırsızlık soruşturmasıydı. Gazetelerde belirtilenlere göre, olay mahallinde şüpheli kişinin evde birisi olup olmadığını dinleyebilmek için kapıya dayadığı kulağının izinden başka herhangi bir delil bulunmamıştır.

Şüpheli yakalandıktan sonra bir karşılaştırma yapma imkanı doğmuştur. Üç ay öncesinde olay mahallinden elde edilen kulak iziyle, yakalandıktan sonra şüphelinin kulağından alınan kulak izi karşılaştırılmıştır. Bunun sonucunda da aynı oldukları ortaya çıkmıştır. Artık gazetelerde, kulak izi incelemelerinin polis okullarında okutulacağı yönünde yazılar da yer alamaya başlamıştır. Hatta yayınlanan bir yönetmeliğe göre, sanığın ya da şüphelinin kimliğinin tespit edilebilmesi için gerektiğinde dudak ve kulak gibi organların bıraktığı izler kayda alınacaktır, bununla birlikte soruşturmanın dosyasına da girebilecekti. Buradan anlaşılacağı üzere yönetmeliği oluşturanlar, elde edilen bu izleri, aynen bir parmak izi gibi biyometrik olarak kabul etmiştir. Yani ölçülebilir ve istatistiksel olarak incelenebilir özellikte bir biyolojik veri olarak görmüşlerdir. Peki bu ne kadar doğru?

KULAK İZİ GÜVENİLİR MİDİR?

Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre, belli başlı istisnalar hariç olmak üzere, üst sınırı iki yıl ya da daha fazla hapis cezası gerektiren bir suç işlenmesi halinde kimliğin belirlenmesine ilişkin elde edilen bütün verilerin arşivlenmesine izin verilmektedir. Dolayısıyla dudak ve kulak izleri de tıpkı parmak izleri gibi arşivlenebilecekti.

Genel görüşe göre, uygun bir biçimde alınıp karşılaştırılan parmak izlerinin kanıt olarak kullanılıp arşivlenmesinde bir sorun görülmemektedir. Ancak kulak ya da dudak iziyle şüphelilerden alınan izlerin karşılaştırılıp arşivlenmesi konusu geniş bir kesim tarafından kabul görmemiştir. Çünkü kulak iziyle ömür boyu hapse çarptırıldıktan tam 7 yıl sonra serbest kalan Mark Dallagher olayı gibi büyük hata içeren bir örnek bulunmaktadır.

Kısaca değinmek gerekirse, 1998 Aralık’ta İngiliz Mark Dallagher, Leeds Kraliyet Mahkemesi tarafından, 94 yaşında olan sağır ve sakat Dorothy Wood’u yastıkla boğarak öldürmek suçundan ömür boyu hapse mahkum edilmiştir. İddianamede belirtilenlere göre, katil 94 yaşındaki kadına ait evin giriş katında bulunan 3 hafta gibi bir süredir silinmeyen pencere camına kulağını dayayıp dinlemiş ve ardından da camı kırıp eve girmiş, yatmakta olan Dorothy Wood’u öldürmüştür. Mark Dallagher’ın kulak izlerini inceleyen Hollandalı polise göre izler kesin uymaktayken Glasgow Üniversitesi’nden bir profesöre göre de büyük ihtimalle uymaktaydı. Dosyada kulak izi haricinde herhangi bir delil ya da tanık ifadesi yer almamıştır. Mahkemede jüri Dallagher’i suçlu bularak ömür boyu hapse tabi tutmuşlardır. Temyiz başvurusu kabul edildiğinde, ikinci muhakemede savcılık kulak izinden başka hiç bir kanıt sunamamıştır. Bunun üzerine kulak izinden DNA analizi yapıldığında sonuç şaşırtıcı olmuştur çünkü iz Mark’a ait çıkmamıştı. Ancak yedi yılın ardından serbest kalabilmiştir.

Amerika Birleşik Devletlerinde diğer bir cinayet davasında da kulak izi karşılaştırması yapılmıştır. Bu kez de David Wayne Kunze ömür boyu hapse mahkum edilen kişidir. Fakat buna rağmen ceza evinde uzun süre kalmadı. Washington Temyiz Mahkemesi, bilimsel bir temele dayanmaması nedeniyle ve hatta mesleğin uzman kişileri arasında kabul görmediği için mahkumiyet kararını bozmuştur.

KULAK İZİ KANIT OLARAK KULLANILMALI MIDIR?

Kulak üç boyutludur ve elastik bir yapıya sahiptir. Duvar veya cam benzeri düz olan bir yüzeye bastırıldığında elde edilen iz ise iki boyutludur. Bunun yanı sıra bastırmanın açısına ve şiddetine bağlı olarak iz de değişir.

İki insanın kulak yapıları, birbirlerine göre anatomik açıdan farklılık gösterir. Fakat bunların izleri rastlantısal bir biçimde birbirlerine çok benzeyebilirler.

Suç öncesinde kulağın yüzeye hangi açı ve şiddette bastırıldığı kesin olarak bilinemeyecektir. Bu sebeple şüphelilerden kulak izi alıp sağlıklı bir karşılaştırma yapmak mümkün olmayacaktır.

Bilimsel çevrelerde pek kabul görmüş bir teknik değildir. Çöp Bilim (Junk Science ) olarak da adlandıranlar mevcut. Bu yöntem pozitif identifikasyon ( bu iz kesinlikle bu kulağa ait şeklinde bir sonuca varma) yapmak için doğru değildir.

DUDAK İZİ:

Dudak izi karşılaştırılması sadece filmlerde yapılmıyor. Dudakların dış yüzeyinde bulunan girinti ve çıkıntıların oluşturduğu izlerin, yıllarca incelendikten sonra, parmak izlerine yapıldığı gibi sınıflandırılabileceği öne sürülmüştür. Öncelikle Japon polisi keiloskopi (kheio: dudak ) olarak adlandırılan bu yöntemden yararlanmaya çalışmıştır.

DUDAK İZİNDEN ELDE EDİLEN DNA’NIN KULLANIMI:

Uluslararası dergilerde yayınlanmadığı ve hatta genel bir kabul görmediği sürece bu tekniğin uygulanması sıkıntılı sonuçlar doğurabilir. O yüzden bu yönteme temkinli yaklaşılıyor.

Dudaklar, DNA bakımından düşünüldüğünde iyi bir kaynaktır. Fakat bunların izlerini karşılaştırmak yerine bunlar üzerinde DNA tiplemesi yapılmaya çalışılması daha mantıklı olacaktır. DNA’nın, dudağın, yüzeye bıraktığı izlerden elde edilmesi kolay bir olaydır. Fakat insanın vücudu üzerinde bulunan izlerin incelenmesi hala araştırmalara tabi tutulmaktadır.

BURUN İZİ SORUNSALI:

Kediler, köpekler, koyunlar gibi hayvanların burun izleri birbirinden farklıdır. Yaban hayatı koruma alanı yöneticileri bir süredir, kimlik belgelerinde burun izine de yer vermektedir. Burun izlerinin alınıp karşılaştırılması zor bir olaydır. Bu sebeple bu teknik yavaştan terk edilmektedir. Bu yöntem yerini iris görüntüsü gibi veya DNA profili gibi başka bir takım incelenebilir özelliklere bırakmaktadır.

KARANLIKTA IŞIK SAÇAN DOMUZ: Denizanası genini ifade eden domuz

Genetik kod neredeyse evrenseldir. En basit yapıya sahip bir bakteriden en karmaşık yapılı hayvan ve bitkilere kadar canlılar arasında paylaşılır. Yapılan araştırmalar sonucunda genlerin bir canlı türünden başka bir canlı türüne aktarılabildiği hatta aktarıldığı bu canlıda transkripsiyon ve translasyon geçirebileceği belirlenmiştir. Bununla ilgili olarak yapılan laboratuvar deneylerinde zaman zaman oldukça ilginç sonuçlar elde edilmektedir. Bu tip uygulamaların, biyoteknoloji alanında gelişmelere yol açacağı düşünülüyor.

FARKLI TÜRLERDEN GELEN GENLERİN İFADE EDİLMESİ: Birçok yaşam formu ortak genetik kodları paylaştığı için bir türe başka bir türden gelen DNA bu türün protein özelliklerini sentezlemek üzere programlanabilmektedir.

Yapılan bazı laboratuvar çalışmalarında domuzlar da kullanılmıştır. İçinde floresan protein ve bir de denizanasına ait genlerin bulunduğu plazmalar araştırmada kullanılacak olan domuzlara nakledilmiştir. Bu yöntem aslında bir genetik mutasyon yöntemidir. Bilim insanları bu yöntem sayesinde karanlıkta ışık saçan, parlayan domuzlar üretmişlerdir. Başvurulan bu teknik, insanlar için bazı ilaçların daha düşük maliyetli üretilebilmesi için geliştirilmiştir. Araştırmaların başındakiler, bu yöntemin gelecekte insanlara yapılan organ nakli uygulamalarında kullanılması amacıyla özel domuzlar üretmek konusunda umut verici konuşmuştur.

Klonlama tekniğinde kullanılan yönteme benzer bir yöntem kullanılmaktadır: çekirdek transferi. Bir hücrenin çekirdeğinin, daha önce boşaltılan bir diğerine aktarılması esasına dayanıyor.

Yapılan ilk deneylerde ”kısmen parlayan” domuzlar meydana gelirken araştırmaların ilerlemesiyle ”tamamen ve kesinlikle parlayan” domuzlar üretilebilmiştir. Üretilen bu domuzlar TRANSGENETİK olarak tanımlanmaktadır. Bu uygulama ile denizanasından alınan genetik bilgiler, normal domuz embriyolarına ilave ediliyor. Üretilen bu domuzların, karanlıkta ışık saçmak dışında diğer domuzlardan bir farkı olmadığı saptanmıştır. Son domuzlar içten dışarıya doğru parlak yeşil bir renge sahiptir.

Bilim adamları, domuzların gün ışığında dişlerinin, gözlerinin ve parçalarının yeşil renkte; derilerinin ise yeşile yakın bir renkte olduğunu belirtmişlerdir. Geceleri ise bu domuzlar parlak yeşil bir ışık yaymaktadır.

Domuzların insan hastalıkları konusunda araştırmalarda kullanılabileceği, sahip oldukları parlak yeşil renk sayesinde bu domuzların genetik materyallerinin belirlenmesinin kolay olduğu ifade edilmektedir. Kök hücre çalışmalarına hız kazandıracağı da söylenmektedir.